Alevli Günler

Öldükten sonra yakılmak isterseniz başınıza ne gelir? İlginç bir soru. “%99′u Müslüman olan” şeklinde başlayan cümlelerin sıklıkla kullanıldığı bir memlekette şamanizme inanan bir insansanız ve öldükten sonra yakılmak isterseniz bunu başarabilir misiniz? Son bir kaç yılda sürekli kulağımıza çalınan “Mahalle Baskısı” ve benzeri tabirlere göndermeler yapan bir oyun Alevli Günler. Zaman zaman Aziz NESİN’in severek okuduğum ve izlediğim “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”ının tadını da aldığım bir senaryosu vardı bu oyunun. Senaryonun ilginçliği, esprili anlatım tarzı ve oyuncuların kalitesi birleşince sıkılmadan takip ettiğim bir oyun izledim. Gitmek-izlemek isteyen herkese görmelerini tavsiye edebileceğim bir oyun.

Oyunla ilgili bilgilere ulaşabileceğiniz URL’ler ile yazımı sonlandırayım. Oyunu İstanbul Halk Tiyatrosu sahneye koyuyor. Oyunla ilgili tüm bilgilere ulaşabileceğiniz URL; http://www.istanbulhalktiyatrosu.com/index.php?page=alevligunler

Dip Not: Bu hoş oyunu izlememize vesile olan sevgili komşumuz Yeşim’e buradan teşekkür etmek isterim..

21 Nisan 2010 at 15:09 - Comments

(M)av(r)atar

Son günlerde gündemdeki film “Avatar”.. Her zaman olduğu gibi ansiklopedik bilgilere fazla bulaşmadan dün izlediğim filmle ilgili izlenimlerimi ve yorumlarımı paylaşmak isterim.

Filmi dün akşam 21.00 seansında izlemeye gittik. Her şeyden önce film uzun ve dünya çapında yarattığı merak sebebi ile öncesinde bol bol reklam var. Saat 21.00′de başlayacak diye gittiğimiz seans ancak 21.15 gibi başlayabildi. Film bittiğinde saatimiz 00.10 gibiydi. Bu bilgiyi filme gitmeden önce göz önünde bulundurunuz :) Uzun olmasına rağmen merak hissi ve akış sıkılmadan izlemeyi mümkün kılıyor. 2012′de yaşadığım bunalımı bu filmde yaşamadım. 3D ise tatminkar geldi bana; filmi izlememiş olanlar eğer fırsatları var ise 3D gösterim seçsinler. Pandora gezegeninde yaratılmış atmosferi 3D deneyimi ile izlemek gerçekten ilginç. İçerikle ilgili düşüncelerime gelir isek; Hollywood filmlerinde beni her zaman sıkan bir gelecek öngörüsü var. İnsanlık teknolojik olarak ne kadar ilerlese de Hollywood’a göre gelecekte kötülük, adaletsizlik, sömürü, vb. fenomenler aynen günümüzdeki gibi devam ediyor. Hollywood’un gelecek öngörülü pek çok filmine benzer olarak, insanoğlu yıldızlar arasında 5 yılı aşan seyahatler yapıp “Işık Yılı” mesafeler katetmesine rağmen sosyolojik yönden “Bir Arpa Boyu” yol gidememiş görünüyor. 5 yıllık seyahat sonunda ulaşılan uzak gezegenin mazlum halkı ezilip doğal kaynakları da sömürülmekte. Bu açıdan bakıldığında Irak işgaline gönderme yapıldığını düşünenler olabilir. Filmde bir sahnede Jake ve Albay Miles Quaritch arasında geçen diyalog bu önermeyi geçersiz kılıyor. Bu iki karakter ilk karşılaşmalarında konuşurlarken Jake SULLY’nin bacaklarını Venezüella’da savaşırken kaybettiğini öğreniyorsunuz. Bu konu hakkında çok fazla şey yazmayacağım. Zira Hollywood bu tip zihin etkileyici teknikleri sıkça kullanıyor. Gittiğiniz Hollywood filmlerinde bu tip teknikleri daha iyi süzebilmek adına; Venezüella’da bacaklarını kaybeden bir askerin -ki bu asker muhtemelen ABD askeri- Avatar gibi bir filmde neden bir figür olarak kullanıldığını kendinize sorup cevabı bulmaya çalışın. Filmden didaktik çıkarımlar yapmadan önce (uzaklarda bir gezegenin doğal zenginliği için sömürülmesi haksızlıktır, doğa tahrip edilerek zenginleşilemez, vb..) yukarıdaki soruya vereceğiniz cevabı iyi düşünün.

Neticede izlenebilirliği olan, 3D olarak izlendiğinde değişik bir izleyici deneyimi yaşatabilen ancak konu açısından ise yukarıda bahsettiğim Hollywood sendromlarını taşıyan bir film. Filmi en ilginç kılan şey bence hayal gücünün teknoloji ile harmanlanması sonucunda yaratılmış Pandora atmosferindeki detaylar. Bu detayları 3D izlemek de çok keyifli. Alt yazı konusunda ise şöyle bir yorumda bulunacağım; alt yazıları takip etmeye çalışırken ne yazık ki bir çok detayı kaçırmak mümkün. Bu yüzden filmi dublaj ile izlemek daha iyi olabilir düşüncesindeyim. Tabii dublajın da kendine göre problemleri var, genellikle dublajlı versiyonlarda orijinal seslendirme kadar temiz ve güçlü bir ses duyamıyorsunuz (Avatar’ın Türkçe dublaj versiyonunu muaf tutarım, çünkü izlemedim).

Gitmeyi düşünen kişilere yardımı olması ümidi ile..

Saygılarımla..

25 Aralık 2009 at 17:08 - Comments

Pegasus Nereden Uçuyor?

Herkese merhaba. Kısa bir aradan sonra bir şeyler çizittireyim istedim. Son zamanlarda ekonomik biletleri ile bize gezme şansı yaratan Pegasus Havayolları kafama çokça takılıyordu. Nasıl oluyor da bu kadar ucuza yolcu taşımayı başarıyorlardı? İnternet üzerinde biraz dolanınca Pegasus’un iş modelinin zaten dünyada uygulanan bir iş modeli olduğunu öğrenmek ilginç oldu. Bu iş modeline DMH (Düşük Maliyetli Havayolu) deniliyormuş, gavurcasını da yazalım hemen LCA (Low Cost Airlines). Bu iş modelinde bazı genel geçer ilkeler var. İnternet üzerinde dağınık bir biçimde okuduğum bu ilkeleri anlayıp zihnimde biçimlendirdiğim şekilde size de aktarmaya çalışayım, hatamız olursa affola;

- Uçtuğun şehirdeki ikincil havalimanını kullan. Böylece alan vergisi, yer hizmetleri ile ilgili ücretler, vb. maliyetleri düşür. Pegasus’un şirket merkezi İkitelli’de olmasına karşın uçuşlarının neredeyse tamamını Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan  yaptığını bilmeyen yok sanırım.

- Uçaklardan çıkartabildiğin kadar ağırlık çıkart, çıkartamadığın ağırlık için ek ücret talep et. Pegasus bu ilkeye de uyuyor. Sıcak ikramlar için uçakta bulunan fırınlarının sayısını azaltıp, kişi başı bagaj hakkını 15 kilograma indirmiş durumdalar. Benim bilemediğim başka hafifletme yöntemleri de vardır muhtemelen. Peki uçağı hafifletmek ne işe yarar? Uçağı hafifletmek daha yüksek irtifada uçuş yaparak daha az yakıt harcama şansını yaratır. Bu noktada 2 soru akla gelir;  Yüksek irtifada uçuş yapmak neden yakıt tasarrufu sağlar? Cevap çok basit, yükseklik arttıkça havanın yoğunluğu azaldığından sürtünme de azalır (hatta uçaklarda sürtünmenin bir özel adı var, drag etkisi); sürtünme azalır ise hareket etmek için harcanacak enerji azalır, dolayısı ile bu enerjiyi sağlayan yakıttan harcanan miktar azalır. Bu açıklamadan sonra akla hemen başka bir soru geliyor; Madem yüksek irtifada uçmak yakıt tasarrufu sağlıyor neden tüm uçaklar (ağır olsalar bile) yüksek irtifadan uçmuyorlar? Burada işin içine biraz “Lise Fiziği” giriyor :) Bir kütleyi yerden belirli bir irtifaya taşıdığınızda ona potansiyel enerji yüklemiş olursunuz, başka bir deyişle bir kütleyi yerden yükseğe taşırken yer çekimi kuvvetine karşı iş yaparsınız. Bu işin büyüklüğünü veren formülün Pe = m.g.h olduğunu beynimizdeki Lise bölümünün tozlu raflarından çıkaralım. g sabit olduğuna göre bir nesneye yükleyeceğimiz enerjiyi değiştirecek 2 eleman var, kütle ve yükseklik. Kütlesi büyük bir nesneyi daha çok yükseğe çıkartmak için elbetteki daha çok enerji harcamak lazımdır. Kütleyi küçülterek irtifayı yükseltip aynı enerjiyi harcamaya çalışmak elbetteki daha mantıklı. Pegasus’un ağırlık alerjisinin temelinde bu gerçek yatıyor :) Bileti ucuza almanın bir bedeli olduğunu unutup da 30 kilogramlık bagaj ile havalimanına gidip kavga etmemek lazım :)

- Seyahat esnasında ücretsiz verilen yeme-içme hizmetlerini ücretli yap. Pegasus memleketimizin ve insanımızın alışkanlıklarına ters düşebilecek çok radikal bir uygulama yaptı, uçuş esnasında ücretsiz yapılan ikramları kaldırarak isteyene yeme-içme işini ücretli olarak sundu. Ve bence bu modeli çok iyi oturttu. Fahiş olmayan fiyatlarla dileyen yolcuya yiyeceği veya içeceğini seçme ve satın alma şansı verirken bilet fiyatını arttıran bir maliyeti de ortadan kaldırmış oldu.

- Bileti erken al ucuz seyahat et. Bu iş modelinde önemli olan noktalardan birisi de yüksek doluluk oranı yakalamak. Bu nedenle bileti erken satın alarak parasını erken ödeyen yolcu Pegasus için iyi yolcu (uçağın doluluk oranını yükseltme açısından). Uçuş zamanı yaklaştıkça bilet fiyatı da oransal olarak artıyor. O yüzden DMH iş modeli ile uçan bir firmadan bilet alacaksanız seyahat planınızı iyi yapıp biletinizi erken almanızda fayda var :)

- Biletleri İnternet üzerinden sat. Biletleri seyahat acentaları veya satış ofisleri üzerinden satmak bu yerlere verilecek komisyon nedeni ile maliyet arttırıcı oluyor. Dikkat ederseniz Pegasus promosyon biletlerini yalnızca İnternet sitesi üzerinden satarak yolculara bu şekilde bilet alma alışkanlığı kazandırmaya çalışıyor.

- Uçaklara daha çok yolcu almak için koltuk sayısını arttır. Ve tabii seyahat konforunu azalt :) Bu beni en çok bozan tasarruf yöntemi diyebilirim :) Neticede şu şekilde telkin ediyorum kendimi; otobüs ile aynı fiyata ama otobüsten daha dar bir koltukta seyahat ediyor olabilirim lakin otobüsten 10 kez daha hızlı gidiyorum, 1 saat için bu eziyete katlanabilirim :)

- Uçakları iyi bir planlama ile sürekli havada tut. İyi bir planlama ile uçaklara daha çok sefer yaptırmak verimi elbette arttırıyor.

İnternet üzerindeki mini araştırmamdan çıkan sonuçlar bunlardır. Pegasus bu kuralları iyi uygulayarak ülkemizin 2. büyük havayolu şirketi olmayı başarmış görünüyor. Özel havayolu şirketleri içinde 1. olduğu da kesin. Büyümeye devam ediyor. Umarım ülkemizin bir değeri olduğuna inandığım bu şirket yabancı sermayeye satılmaz.

Selamlar..

18 Aralık 2009 at 17:54 - Comments
Abi sen yaz buraya bu yazı gibi güzel akıl yürüterek, araştırarak yazılarını herkes takip eder. Ellerine sağlık, güzel olmuş :))
20 Aralık 09 at 02:30
bedo
Sağolasın Fatih :)
20 Aralık 09 at 15:58

Pardus’ta gnome Masaüstü Ortamı

Bilinmeyen bir kavram hakkında öncelikle tanım yapmak adettendir ya öyle başlayalım adeti bozmamak için; gnome nedir sorusu herhalde bilmeyen birisi için akla gelen ilk sorudur. gnome bir kaç gün önce hakkında yazdığım Xfce gibi bir masaüstü ortamı. Ansiklopedik tanımla; GNOME (GNU Network Object Model Environment), GNU Projesi‘ nin bir parçası olarak Unix ve Unix benzeri işletim sistemleri için geliştirilen bir masaüstü ve geliştirme ortamıdır.

KDE4′ün yüksek sistem gereksinimi ve ATI ekran kartımla anlaşamaması yüzünden alternatif masaüstü ortamları arayışım başladı. Sürekli çöken (özellikle bilgisayarı kapatırken istisnasız her seferinde KDE4 Plasma çöküş mesajı görmekten fenalık geldi), zaman zaman donan, zor açılan, zor kapanan, sistem kaynaklarını hoyratça kullanan KDE4 beni sıkmaya başladı. Bence Linux tercihinizi sorgulamanıza neden olacak derecede hantal bir masaüstü ortamı KDE4; beğenenler elbette var ancak kişisel görüşümce KDE4 yukarıda saydığım tüm olumsuzlukları taşıyan bir masaüstü ortamı. Daha hafif, hızlı, basit bir masaüstü ortamı arayışım beni ilk önce Xfce’ye götürdü. Kurup denedim ve hoşuma gitti. Uzun zamandır adını duyduğum gnome’u denemek için iyi bir vesile oldu Xfce. Bir kaç araştırma ile gnome’u Pardus’a port etme şiarı ile yola çıkmış bir proje buldum. Projenin URL’si şudur. Kurulumun basitliği beni cesaretlendirdi hadi deneyim dedim. Pardus üzerine gnome kurmak gerçekten de kolay. Xfce kurulumunda olduğu gibi “Pardus 2009 Katkı Deposu”na ihtiyacınız var.Bunun dışında gnome deposunu da eklemeniz lazım. gnome deposunu eklemek için konsolden şu komutu verin;

sudo pisi ar gnome http://pardus-gnome.prj.be/pisi-index.xml.bz2 -y

Bu komuttan sonra güncellemeleri kontrol etmek için;

sudo pisi up -y

komutunu verelim. Güncelleme işi bittikten sonra gnome masaüstünü kurmaya hazırız. Kurulum için;

sudo pisi it -c gnomeproject -y

komutunu vermek yeterli. Bu komutla gnome masaüstü depodan indirilerek sisteminize kurulacaktır. Bugün itibarı ile 54 tane bağımlılık var. Kurulum tamamlandıktan sonra yapılması gereken bir iki ufak iş kalıyor.

(1) Pardus 2009 ile birlikte Xorg görüntü yöneticisi olan xdm kullanılmaya başlandı. 2008′de olduğu gibi servis açıp kapatmak yok.

(2) Eğer bu değişiklik yapılmaz ise, KDE ile GNOME’un mime ayarları karışıyor.

Bütün bu işlemleri yapıp hata almadı iseniz gnome masaüstü ile tanışmayı başarmışsınız demektir.

gnome masaüstü ortamı ile ilgili ilk izlenimlerim olumlu. KDE4′e göre daha hızlı ve daha stabil. Şu ana kadar bir çökme veya takılma yaşamadım. Verdiğim komutlara karşı tepkisi KDE4′e göre çok daha tatminkar. Açılış ve kapanışı gayet hızlı. Paneli kolayca biçimlendirmek mümkün, bu esnekliği hoşuma gitti. Tabii Xfce ile ilgili yaptığım öneri gnome için de geçerli. Alışmak için ona fırsat vermeniz gerekecektir.

Yazımı gnome masaüstümün görüntü resmi ile bitiriyorum. Herkese açık kaynak kodlu günler dilerim..

EkranGoruntusu

9 Aralık 2009 at 17:42 - Comments

Neşeli Hayat

Neseli-HayatHerkese Merhaba,

Bol bol film izler oldum bu aralar. Sinemaya çok düşkün olmasam da bu aralar hem evde hem de sinemada sık film izleyen bir adam oldum çıktım.. Ve izlediğim filmlerin kritiğini kimseler girip okumasa da burada yazarak dünya ile paylaşmayı seviyorum.. Daha önce yazdığım film yorumlarında da filmin künyesi hakkında ansiklopedik bilgi vermedim. Dileyen küçük bir internet taraması ile zaten bu bilgilere kolayca ulaşabilir. Yorumlarımı daha çok filmin bende yarattığı intibayı sizlere aktaracak şekilde yazmaya gayret ediyorum. Umarım iyi yapıyorumdur :)

Gelelim Neşeli Hayat’a. Filmin konusu hakkında hiç bir yorumda bulunmayacağım. İzlemek isteyenlerin keyfini kaçırmamak lazım :) Ancak beklentilerinizi şekillendirmek ve hayal kırıklığına uğramanıza engel olmak için biraz lakırdamak isterim. Filmi, yazan kişi ve oynayan ekibe göre değerlendirmeyin. Senaryoyu yazan kişi Yılmaz ERDOĞAN ve oyuncuların büyük kısmı BKM Mutfak ekibinden. Bu ekibe aldanarak filmi hafif bir komedi sanmayın. Eğer bu filmin bir komedi filmi olduğunu düşünerek gitmek arzusunda iseniz yanlış yoldasınız; kafamı zorlamadan durum komedisine dayanan sahnelere veya edilen küfürlere güleyim, hoş zaman geçireyim niyeti ile bu filme bilet almaya davranmayın. Peki film komedi filmi değilse ne filmi? Uzun zamandır iyi bir örneğinin çekilmediğini düşündüğüm “Kara Mizah” tarzında bir film bulacaksınız sinema koltuğunda otururken. Rıza’nın hayatından zaman zaman komik ama genelde dramatik kesitleri izleyeceksiniz. Filmin pek çok yerinde eminim ki çevrenizden birilerinin yaşamından parçalar da bulacaksınız. Çok hüzünlendiğiniz de olacak çok neşelendiğinizde. Neticede sinemadan çıkarken insana dair bir şeyler izlediğinizi hissedeceksiniz.

Son zamanlarda gittiğim içinde insan olan tek filmdi.. Beklentilerinizin ve hayatınızın merkezinde insana ait  değerler henüz yeterli yeri kaplıyor ise filmi gidip izleyin, Hollywood’un vurdusu kırdısı aksiyonundan ruhunuzu biraz olsun arındırabilir bu film..

7 Aralık 2009 at 17:43 - Comments
Utku
Bedocum, Kimseler okumuyor demişsin ama bak Yunus Emre ve ben okuyoruz. ;) Sen yazmaya devam et. Ama kimsenin okumadığını düşünerek fazla atıp ...
8 Aralık 09 at 16:18
bedo
Ben de Utku hakkında bir yergi yazayım diye düşünüyordum vazgeçtim isabet olmuş :)
9 Aralık 09 at 10:44